HALEB'E DÖNÜŞ

Halep, 12 Aralık 2016'da Rus ve İran destekli Esed ordusu tarafından düşürülmüştü. Üzüntümüz hadsizdi. 30 Kasım 2024'te geri alındı.

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
"Her kim selefin bilmediği bir amel icad ederse, Peygamber'in risalete ihanet ettiğini iddia etmiş olur. Çünkü din tamamlanmıştır (Maide, 3) O gün din olmayan şey bugün de din değildir."
İmam Mâlik
Yazar: Süleyman Seyfi Öğün
MEKKE ANLAŞMASI ÜZERİNE

MEKKE ANLAŞMASI ÜZERİNEGeçen cuma günü Mekke’de, Türkiye, Pâkistan ve Suudî Arabistan liderleri tarafından imzâlanan bir anlaşma dünyâda ve içeride büyük bir akis doğurdu. Ortadoğu’da, Soğuk Savaş sona erdikten sonra eşine pek rastlanmayan bir sûrette, şu veyâ bu şekilde büyük güçlerin “doğrudan” müdahil olmadığı, mahallî unsurlar tarafından bir inisiyatif alındığına şâhit oluyoruz. Sâdece bu tarafıyla bile, atılan bu adımın son derecede mühim olduğunu rahatlıkla ifâde edebiliriz. Tabiî her şey bu kadarla sınırlı değil.

Anlaşmaya mâtuf akisleri topyekûn değerlendirildiğinde ortaya tuhaf ve rahatsız edici bir durumun çıktığına işâret ederek başlamak istiyorum. Kabaca bakıldığında, bâzı mecrâlar bu anlaşmanın ,İran ile ABD ve İsrâil arasında yaşanmakta olan savaşın doğurduğu bir kilitlenmeye alternatif yani bir damarın açıldığını. ve bunun başta İsrâil olmak üzere Ortadoğu’da dizginlenemeyen ihtiraslı ve kanlı senaryoları boşa düşüreceğini iddia ederek müspet bir tespitte bulunuyor. Buna mukâbil zıt bâzı mecrâlar ise bunun İsrâil ve ABD güdümlü olduğuna ve dolaylı olarak İran’ı hedeflediğine, İsrâil’in işine yarayacak bir Sünni-Şii savaşına hazırlık olduğuna dikkat çeken menfî değerlendirmelerde bulunuyorlar. Bakıldığında bu zıt tespitlerin, taşınan siyâsî meşreplerin bir fonksiyonu olduğunu ve yapılanların soğukkanlılıktan çok uzak olduğunu ifâde edebiliriz.

Hâdiselere ilk tepki veren tarafımız hislerimizdir. Herkes için doğrudur bu. Hislerle yaşamanın verdiği husûsî bir lezzet olduğunu ve bâzı sâhalarda bunu sonuna kadar devâm ettirmenin son derecede faydalı ve lüzumlu olduğunu da işâret edebilirim. (Cumartesi günü dostum Mehmet Çebi’nin koleksiyonlarından mürekkep hat ve bilhassa tespih parçalarını incelerken dünyânın gâilelerinden koptum ve eşsiz, zevkli bir tecrübe yaşadım). Kanaatimce, meselâ sanatlar ve sporlarla kurduğumuz bağlar sonuna kadar hissî kalmalıdır. Hayâtın yüklerinden bir miktâr arılanmak için bunun çok faydalı olduğunu düşünüyorum. Bir resim veyâ şiirin bizlere uyandırdığı hislere sonuna kadar teslim olmak en doğrusudur. Tıpkı bunun gibi taraftarı olduğunuzu spor kulübü ile hissî olarak özdeşleşmek, başarıları ile coşmak, başarısızlıklarıyla kahırlanmanın lezzeti nerede var? Sanatların eleştirel felsefesini yapmak, güzel üzerine düşünümlerde (reflection) bulunmanın da kendine has bir ehemmiyeti ve faydası elbette vardır. Ama kritik yapanlardan aldığım intibâ, bu insanların mesleklerinde ustalaştıkça hislerinde bir körelmenin ortaya çıkmasıdır. Yakın olduğum bir sanat olan mûsıkide, kuvvetli ve kıymetli bir eleştiri kapasitesine sâhip dostlardan, zamân içinde mûsıki zevkinin erozyona uğradığını itiraf edenlere rastlamışlığım vardır. Tıpkı bunun gibi teknik direktörlüğün, hakkı verildikçe spor zevkini de geriletiyor olduğunu da görebilmek gerekir. Tribündeki taraftar ile kulübedeki bir teknik direktör arasındaki dramatik bir farktır bu.

Lâkin sanat gibi husûsî sâhaların hâricine çıktığımızda, meselâ siyâsî, ekonomik ve içtimâi meseleler gibi daha hayâtî sâhalara geldiğimizde durum değişiyor. Elbette burada hisler çok tesirli bir yer kaplıyor. Ama bu bağları kemikleşmiş hâle getirmek çok sıkıntılı neticeler doğurabiliyor. Katı angajmanlarla hareket etmek bir vakit sonra körlük doğuruyor. Mesele hislerimizin bizi sürüklediği basitlemelerden ve yanlışlardan ne kadar uzaklaşabildiğimizle alâkalıdır. Hislerimizin doğurduğu hükümleri ezelim, yok edelim demiyorum. Burada teklifim onları disipline etmek, rezerv hâline getirip soğukkanlılıkla işleyen aklımıza yer kandırmakla alâkalıdır. Hislerle kazandığımız intibâları yok etmek değil bu. Tam aksine onları işleyip eleştirel araçlara dönüştürmek ve akla kazandırmaktan bahsediyorum.

Gazeteciler ve akademisyenlere düşen vazife işte tam da budur. Ama yazık ki, son zamanlarda bu vazife ve mes’uliyetlerin çok aksadığına şâhit oluyoruz. Katı angajmanlarla düşünen gazeteciler ve akademisyenler tribün amigolarından pek de farklı bir manzara sunmuyor. Mekke anlaşması için ortaya çıkan manzara tam da bunu ortaya koyuyor. Hâlbuki burada tâkip edilmesi lâzım gelen metod çok basit. Bunu iki taraf açısından da değerlendirelim.

Eğer bu anlaşmanın çok riskli olduğunu ve Türkiye’yi hâl-i hazırda cereyan eden savaşlara dâhil edebileceği ihtimâlini size düşündüren bir intibâ edindiyseniz bunu evvelâ zihninizde soğutursunuz. Bu soğutma zihninize bir ferahlık bahşeder. Bir sıçrama yaparak, ilk intibâlarınızın size göstermediği noktaları, yâni risklerin en zıttı olarak hâdisenin doğurduğu fırsatları da görebilmeye başlarsınız. Nihâyet her ikisini kıyaslayabileceğiniz ve hangisinin daha baskın olabileceğini anlayabilirsiniz. Aynı süreci zihninizde birkaç defâ tekrarlayıp daha emin olabileceğiniz bir kemâlata taşıyabilirsiniz. Diyelim ki riskler ve fırsatlar başabaş geliyor; o zaman hangi müdahalelerle risklerin geriletilebileceği ve fırsatların arttırılabileceği üzerinde düşünür ve bâzı teklifler geliştirebilirsiniz. Bu konuda bir konuşma yapmak veyâ yazı yazmadan evvel suskun bir dâirede yapılması lâzım gelen işlerdir bunlar. Netice vardığınız hükümleri, onlara nasıl vardığınızı da paylaşarak kamusal düzlemlerde ilân edersiniz...

Eğer ilk intibâlarınız çok müspet ise yine durup, bu defâ ne tür risklerin olabileceği sualini kendinize sormalısınız. Onları yakaladıktan sonra, yukarıdaki metodu siz de çalıştırmalısınız. Bu metodu tâkip eden ve farklı neticelere varan iki analist karşı karşıya geldiğinde kavga etmez; farklı tezleri dile getirseler bile meseleyi medenîce tartışırlar. Onları tâkip eden kamuoyları da hem yatışır hem de daha isâbetli düşünebilecekleri verileri elde etmek imkânına sâhip olurlar.

Son zamanların en mühim hâdiselerinden birisi olduğunu düşündüğüm Mekke anlaşmasının henüz ruşeym hâlinde ve üç devletin bir niyet beyânı olduğunu düşünüyorum. Bu pilav daha çok su kaldıracak görünüyor. Müşterek niyetin nasıl işleneceğini ve buud kazanacağını zamân gösterecek. Elbette benim de intibâlarım var. Çok emin olduğum bir iki arkadaşımla bunları paylaştım ve varacağı en keskin noktalara kadar taşıdım. Eteğimde taş kalmadı. Şimdi hepsi soğuma hâlinde, Anlaşma ete kemiğe büründükçe ve elbette nasip olursa yazacağım. Şimdilik bu kadar...

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız. 

Yazar: Süleyman Seyfi Öğün
Okunma sayısı: 41
E mail: yenisafak.com
 
DOĞRULUŞ
Online Kişi: 31
Bu Gün: 1535 || Bu Ay: 14.941 || Toplam Ziyaretçi: 3.099.786 || Toplam Tıklanma: 59.302.553